Yazar: admin

  • Cüneyt Arkın’ın torunu Zeynep Cüreklibatır oyuncu oldu

    Cüneyt Arkın’ın torunu Zeynep Cüreklibatır oyuncu oldu

    Usta sanatçı Cüneyt Arkın’ın torunu Zeynep Cüreklibatır, dedesi gibi oyuncu oldu. Küçük yıldız, ilk rap filmi Kovala’da rol aldı.

    Türk sinemasının usta sanatçılarından Cüneyt Arkın’n torunu Zeynep Cüreklibatır, Exxen platformunda yayınlanan ilk rap filmi Kovala’da rol aldı. Küçük isim filmde Stabil adlı rapçinin kardeşini oynadı.

     

    Arkın torunuyla ilgili olarak, ‘Torunum Zeynep’in ilk filmi ‘Kovala’ Exxen’de yayına girdi. Çok güzeldi, herkesin emeklerine sağlık.’ paylaşımında bulundu.

  • DEĞİRMEN

    DEĞİRMEN

    Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?…

    Görülecek şeydir o… Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı… Sonra bir sürü çarklar, kocaman taşlar, miller, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar… Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar…

    Taşların yanında, duman halinde, sıcak ve ince zerreler uçuşur. Halbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır…

    Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?… Yukarıdaki tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgârı gibi uğuldar, taşları kah yükselen, kah alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır… Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar, gıcırdar, gıcırdar…

    Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştün adaşım, ama bir daha görmek istemem.

    Sen aşkın ne demek olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?…

    Çooook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu… Ve onu herhalde çok kucakladın… Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa…

    Yahut sevgilin seni sevmiyordu… O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?… Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?…

    Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvel’ kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.

    Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüye sevdin, ve bu böyle gidiyor. Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek mi dir?…

    Çırılçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musunuz?…

    Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?

    Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misiniz?

    Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim…

    Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisi ne? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?… Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?… Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır: kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun… Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun…

    Siz sevemezsiniz adaşım, siz, şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz… Bizler: batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingeneler…Dinle adaşım, sana bir çingenenin aşkını anlatayım…

    Bir gün karların erimeğe başladığı mevsimdeydi bütün çergi, otuza yakın kadın, erkek ve çocuk, dört beygir ve iki defa o kadar da eşek Edremit tarafına doğru göçüyorduk.

    Can sıkan ve bize hiç uymayan bir kıştan sonra ısıtıcı güneş ve yeni belirmeğe başlayan yeşillikler hepimize tuhaf bir oynaklık vermişti. Sırtlarında beyaz ve kısa bir gömlekten başka bir şeyleri olmayan küçük çocuklar hiç durmadan koşuyorlar, bağırıyorlar ve şose yolunun kenarındaki hendeklerde yuvarlanıyorlardı.

    Delikanlılar keman ve klarnet çalarak yürüyorlar, genç kızlar parlak sesleriyle su gibi türküler söylüyorlardı.

    Ben de etrafı gözden geçirerek bir köy, bir çiftlik, yanında kalabileceğimiz bir yer araştırıyordum.

    İkindiye doğru siyah zeytin ağaçlarının arasında yükselen açık renkli çınar ve kavaklar gözüme ilişti. Burası küçük bir değirmendi. Suyu bol bir çay küçük söğüt ağaçlarının arasından geçtikten sonra dar ve taş bir mecraya giriyor, oradan da dört tane tahta oluğa taksim oluyordu.

    İhtiyar çınarlar çukura gömülen eski değirmenin siyah kiremitli çatısını örtüyorlar, ve ön tarafındaki geniş meydanı gölgeliyorlar.

    Ağaçların hışırtısını bastıran bir gürültüyle değirmenin altından fıkırdayıp çıkan köpüklü sular iki sıra taze kavağın ortasından geçip ilerideki sazlıkta kayboluyordu. Burada çergilemek hiç de fena değildi. Yüklü eşeklerle sık sık gelip giden köylülerden değirmenin işlek olduğu anlaşılıyordu. Ve bir kurşun atımı ötede beyaz minaresiyle bir köy görünüyordu.

    Daha çadırları kurmadan Atmaca klarnetini alarak, kanatlarının biri açık duran kocaman kapıya yanaştı, çalmağa başladı, İçeride sesi duyan köylüler, oraya birikerek dinliyorlardı. Değirmenci de bunların arasındaydı, beyaz sakalını karıştırarak lakayt gözlerle bakıyordu.

    Bilir misin adaşım, bu köylüler tavuk ve oğlak çaldığımızı söyleyerek bizden şikayet ettikleri halde bizi gene severler.

    Aralarında bir kileye yakın buğday toplayarak Atmaca’ya verdiler. Ve değirmenci bunu iki çömlek de yoğurt ilave etti. Biz bu güzel kabilden cesaret alarak biraz ötedeki zeytin ağaçlarının arasında çadırlarımızı kurduk.

    İşler iyi gidiyordu. Kadınlar taze söğütlerden yaptıkları sepetleri yakın köylerde satmakta güçlük çekmiyorlardı. Çalgıcılarımız yarım gün uzaktaki köylerden bile düğünü çağırıyorlardı.

    Atmaca tabii en baştaydı…

    Sen bu Atmaca gibisine daha rastlamamışsındır. Bir kere heybetli delikanlıydı: yağız derisi, yüzüne delice dökülen simsiyah saçları ve koyu gözleri… Sonra burnu… Uzun, sivri, ucu biraz aşağı kıvrak burnu. Bunun için biz ona Atmaca derdik… Başı geniş omuzlarının üstünde bir Arap atındaki gibi dik dururdu ve bir Arap atı ondan daha çevik değildi…

    Bütün çergilerde onun cesareti, onun güzelliği, onun algısı söylenirdi.

    Başka Çingeneler gibi çalmazdı o, adaşım: bir kere nota bilirdi. Şehir mektebini okumuş, bitirmişti: sonra içliydi…sanırdın ki klarneti çalarken havayı ciğerlerinden değil doğrudan doğruya yüreğinden veriyor.

    Geceleri tek başına bir ağacın dibine çekilirdi. Biz de çadırların önüne çıkıp yüzü koyun yatar, çenemizi toprağa dayayarak onu dinlerdik.

    Hiçbir sevgilisi yoktu. Ne geçtiğimiz Türkmen köylerindeki al yanaklı güzeller, ne de ince dudaklı Çingene kızları onun bakışlarını bir andan fazla üzerlerinde alıkoyabilirlerdi…

    Halbuki çalgı çalarken büyük gözlerle oradaki kıvılcımları söndürmek ister gibi bir nem belirdiğini, esmer yanaklarında, bir ateşe rasgelmiş gibi derhal kuruyan birkaç ufak damlacığın yuvarlanmak istediğini görmüştük.

    Çok konuşmaz, konuştuğu zaman da içindekilerden bize bir şey sindirmezdi. Neler hisseder, neler düşünürdü? Hiçbirimiz bilmezdik. Acaba birisini sevdiği için mi, yoksa hiç kimseyi sevemediği için mi, bu kadar yanık, bu kadar derinden çalıyordu?…

    Ara sıra uzun müddet kaybolur, başka çergilerde dolaştığı, şehirlere inip büyük beylerin meclisine girdiği söylenirdi.

    Kasabadaki efendiler ona ekran muamelesi ederlerdi, fakat o davarlardan bizimle beraber koyun uğrular, düğünlerde bizimle beraber çalgı çalardı.

    Hemen her akşam değirmenin önündeki meydanlıkta toplanıp ahenk yapıyorduk. Şimdilik bir şey anaforlamadığımız için değirmenci de memnundu. Kızıyla beraber yük çınarın altına bir hasır atıyor, bağdaş kurup oturarak bizi dinliyordu.

    Değirmencinin kızı tam bir köy güzeliydi. Yuvarlak bir yüzü, kalın dudakları, kalçalarına kadar uzanan ince örgülü saçları vardı. Ama yüzü hep soluktu. Etrafındaki şeylere, kendisiyle alışverişi yokmuş gibi dümdüz bir bakışı, ve dudaklarının kenarından dökülüyormuş gibi, isteksiz bir gülüşü vardı. Bu kızcağız sakattı adaşım, küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmıştı. Şimdi onun yerinde şalvarının beline iliştirilen boş bir yen sallanıyordu. Ve bu onu insanlardan ayırıyordu.

    Düşünebilir misin, güzel bir kızın bir kolu olmazsa bu ne demektir? Derenin üst başında çıpıl çıpıl yıkanan genç kızlara karışamıyordu. Vücudunu ve ondaki ayıbı her zaman örtmüş örtmeğe mecburdu… Geceleri birbirlerinin evinde toplanıp cümbüş yapan kızlarla da birleşemezdi, çünkü ne tef çalmak, ne de parmaklarının arasına tahta kaşıklar alarak oynamak elinden gelirdi…

    Belli ki onun bütün çocukluğu bitmez tükenmez bir hasretle geçmiş; belli ki zeytin dallarına sincap gibi tırmanan, birbiriyle alt alta üst üste güreşen, değirmenin önünde erkek çocuklarla su fışkırtmaca oynayan akranlarına bir duvara yaslanarak dolu gözlerle bakmış. Şimdi bütün bunlara alışmış görünüyordu. Başka insanların yaptığı birçok şeyleri yapmak hakkının kendisinde olmadığını biliyor ve hiçbir şey istemiyordu. Değirmenin kapısı yanındaki taş sedire saatlerce oturup meydanda eşelenen tavuklara, yahut kocaman çınarın kıpırdayan yapraklarına yarı yumuk gözlerle bir bakışı vardı ki, adamı ağlamaklı ederdi. Geceleri babasıyla beraber gelir, onun yanında diz çöküp oturarak bize bakardı…

    Sözü kısa keselim adaşım, bizim mağrur ve insafsız Atmacamız değirmencinin bu sakat kızına vuruldu. Tavuslara, sülünlere bakmağa tenezzül etmeyen yabani kuş, kanadı kırık bir çulluğun şikarı oldu.

    Eyvah bana ki meselenin çok geç farkına vardım. Ben anladığım zaman alev saçağa sarmıştı… Yoksa çoktan çergiyi toplar, başka yere göçerdim.

    Atmaca hiç kimseyle konuşmuyor, düğünlere gitmiyor, zeytinlerin altında tek başına çalıyordu. Ama geceleri çınarın altında adamakıllı coşar, gözlerini kıza diker, üfler, üflerdi…Ve biz titrediğimizi, bağırmak, konuşmak, yahut yerlere atılıp ağlamak istediğimizi hissederdik…Onun çalışında, bir ateş yığını etrafında haykıran ateşe tapanların, yahut batmakta olan bir gemiye çarpan dalgaların feryadı ve inleyişi vardı.

    Atmacanın kanatları düşmüştü adaşım. Sarardıkça sararıyordu. Değirmencinin köye indiği günler kapının yanındaki taş sedirde kızla beraber oturduğunu ve tırnaklarını parçalamak ister gibi, iki tarafındaki sert kayada gezdirdiğini görünce bu işin böyle gitmeyeceğini anladım…

    Bir gece onu çağırdım, derenin alt başına gittik, kavak fidanlarının arasına oturduk. Çakıllarda acele acele seken sulardan ve uzaklardan gelen bir kurbağa sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Atmaca önüne bakıyor, niçin çağırdığımı, ne söyleyeceğimi sormuyordu. Elimi omzuna koydum, gözlerini bana kaldırdı.

    “Seviyorsun!…” dedim.

    “Öyle…” dedi.

    “Ne yapacaksın?…”

    Bu sualin cevabını bulmak ister gibi gözlerini yukarıya, yıldızlı göğe çevirdi. Uzun uzun baktı, birdenbire:

    “Sen bizim çeribaşımızsın dedi, gezdiğin yerler benden çok, tecrübelerin fazla, aklın dirayetin bütün Çingenelerden üstündür. Sana açılmalıyım…

    Gözlerini hiç indirmeden, sanki yıldızlara anlatıyormuş gibi, söylemeğe başladı:

    “Onu seviyorum, ne yapacağımı da hiç düşünmedim. Sen benim sevmemin nasıl olacağını bilirsin… Ben ki arkamdan uşaklarını koşturan konak sahibi hanımlara başımı çevirmezdim: yedi köye hükmeden eşraf bana gelip, “Kızım senin için yataklara düştü… Çingene olduğunu unutup seni evlat gibi sineme basacağım, yalnız gel, gel de kızımızı kurtar!…” diye yalvardılar da gene cevap vermeden yoluma gittim; işte şimdi bu bir kolu olmayan kızı seviyorum. Onu alamam, onu kaçıramam… Halbuki o da beni seviyor. Bunu bana evvelisi gün ağlayarak söyledi. Gel dedim, beraber kaçalım. “Acı acı güldü, “Ağam dedi, ben senden noksanım, bana sadaka mı veriyorsun?…” Onu nasıl sevdiğimi anlattım: “Bana kolunun yerine kalbini veriyorsun, bir kalp bir koldan daha mı az değerlidir?”

    “Tekrar gözyaşları boşandı: “Olmaz dedi, düşün ki, her karşına çıktığımda senden utanacağım, başım yerde olacak, beni böyle zelil etmek ister misin? Bırak beni, ne olduğumu bilerek ihtiyar babamın yanında kalayım, sende bir daha buralara uğrama. Bana sakatlığımı unutturarak deli deli rüyalar, gördürdün, seni ömrümün sonuna kadar unutamam, ama olmayacak şeylere beni inandırmağa kalkma, eğer sahiden beni seviyorsan hemen buralardan git!…”

    Atmaca burada bir nefes aldı ve gözlerini yeri indirdi: “Düşünüyorum, birleşirsek bu ikimiz için de sahiden azap olacak. Aramızda anlaşılmaz, boğucu bir havanın dolaştığını hissedeceğiz. Eğer o bana açılamaz, bana naz edemez, bana içinden geldiği gibi sarılamazsa, gözleri her zaman: “Ne diye gençliğini benim için nara yaktın, sana yazık değil mi?” demek isterse ben ne yaparım? Her sözünden, her tavrımdan alınır: Kızsam ona dokunur, düşünceli olsam ona dokunur, sevsem ona acıyormuş gibi gelir, kucaklasam boş olan kolunun yerinde bir sızı duyar ve bunlar hep böyle sürüp gider…

    “Ne yapacağımı, bu halin beni nereye götüreceğini sorma, bende artık kuvvet yok. Akıl yok, düşünce yok, yalnız aşk var. Mavzer kurşunu gibi çarptığını yene seren bir aşk… Senin Atmacan artık kanatlarını kımıldatacak halde değil!…”

    Sustu, son sözler öyle acınacak bir tavırla ağzından dökülmüştü ki, fazla bir şey sormağa, hatta teselli etmeğe kalkışmadım; ona bu halde ne söz söylenebilir, nede o söyleneni duyardı.

    Koluna girip çadıra kadar götürdüm.

    İşler gittikçe sarpa sarmıştı adaşım. Atmacanın hali beni korkutuyordu. Fakat yapılacak hiçbir şey yoktu. Şimdilik işi oluruna bırakmağa karar vererek yattım. Bütün gece, büyük çınarın altında kollarını açarak sabırsızca bekleyen Atmacayı, ve dudaklarının kenarında geniş bir sevinç, soluk yanaklarında görülmemiş bir pembelikle ona doğru koşan değirmencinin kızını gördüm. Fakat birbirinin kucağına atılacakları zaman şekli belli olmayan tuhaf bir cisim ikisinin arasına giriyor, bir çark gibi fırıl fırıl dönerek ve gittikçe büyüyerek onları ayırıyordu.

    Günler, kuvvetli bir rüzgârın sürüklediği beyaz bulut kümecikleri gibi birbirinin arkasına geçip gidiyorlardı. Ve biz, bunların sonunda muhakkak bir fırtına kopacağını seziyorduk. Herkes müthiş bir şeyden korkuyor gibiydi. Bütün çergiyi ağır bir durgunluk kaplamıştı.

    İhtiyar ve tecrübeli Çingene karıları bildikleri afsunları okuyorlar, bütün iyi ve fena ruhları zavallı Atmacanın imdadına çağırıyorlardı. O, gittikçe çöken yanakları, nereye baktığı belli olmayan şaşkın gözleriyle geçerken delikanlılar başlarını yere eğiyorlar, genç kızlar ölü gibi sararan benizleri ve titreyen dudaklarıyla arkasından bakıyorlardı.

    Kadın, erkek, genç, ihtiyar hiçbir şeye karar veremeyerek bekliyorduk. Sanki serseri bir rüzgâr kafalarımızdan her düşünceyi silip süpürüyor, bizi şaşkın ve meyus buralarda bırakıyordu.

    Bir gün Atmaca yanıma sokuldu. “Bu akşam değirmende ahenk yapacağım, ben ihtiyarla konuştum!…” dedi. Hafif yağmur çiseliyordu. Akşama kuvvetli bir yaz sağanağı gelmesi çok mümkündü. Bunu ona da söyledim.

    “Değirmenin içinde çalacağım!” dedi.

    “Değirmen geceleri de işliyor, o gürültüde mi?” Tuhaf tuhaf güldü.

    “Korkma! dedi, klarneti o gürültüde de size duyururum. Nefesim daha o kadar kuvvetten düşmedi”.

    Yağmur akşama doğru sahiden arttı. Karşı tepedeki palamut ormanına birbiri arkasına yıldırımlar düşüyor, iri damlalar zeytin ağaçlarının siyah yapraklarını garip tıpırtılarla oynatıyordu.

    Hepimiz değirmenin içine dolduk. Tavanda sallanan iki tane gaz lambası etrafa yarım bir aydınlık serpiyordu ve çarklar, taşlar, tozlu kayışlar dönüyorlar, dönüyorlardı. Hepsinin birden çıkardığı yırtıcı gürültü yağmurun alçak tavandaki kesik hıçkırığına karışıyor, birbirini kovalayan gök gürültüleri bu korkunç ahengi tamamlıyordu.

    Değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı. Sallanan lambalar genç kızın yüzünde acayip gölgeler oynatıyordu.

    Bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi. Kendisini değirmenin karanlık bir köşesine çeken Atmaca çalmağa başlamıştı.

    Adaşım, ben o gece dinlediğim şeyleri öldükten sonra bile unutamam.

    Dışarıda fırtına gittikçe artıyor ve rüzgâr ıslak kamçısını kerpiç duvarlarda gezdiriyordu. Yükselen sular tahta oluklardan taşıyor, haykıra haykıra yerlere dökülüyordu.

    İçeride taşlar nihayetsiz bir coşkunlukla homurdanıyor; çılgın gibi dönen kayışlar şaklıyor; birbirine geçen tahta çarkların dişleri ağlar gibi gıcırdıyordu. Ve bunların hepsini bastıran deli bir ses kah yalvarıyor, kah hiddetle kıvranıyor, susacak gibi olduktan sonra tekrar yükseliyordu.

    Alaca karanlıkta Atmacanın siyah ve parlak gözleri hiç kıpırdamadan genç kıza bakıyorlardı. Genç kızın acınacak bir perişanlıkla çırpınan büyümüş gözlerine…

    Ve öyle şeyler çalıyordu ki adaşım, onları anlatmağa bizim kullandığımız kelimelerin takati yoktur…

    Bazen okşayan, ısıtan bir sabah güneşiydi… Fakat derhal yüzümüzü yırtan, gözümüzü kör eden, içindeki ateşleri kum tanesi gibi etrafa saçan bir çöl fırtınası oluyor, yahut bağrımıza işleyen bir bıçak haline geliyordu.

    Son ve keskin bir çığlıktan sonra Atmacanın ayağa kalktığını gördüm. İki üç adım ilerledi ve klarneti bir köşeye fırlattı.

    Herkes doğrulmuştu. Üzüntülü gözlerle ona bakıyorlardı. O, yüzüne büsbütün dökülen kara saçlarını eliyle geri attı. Birdenbire çukura gitmiş gibi görünen gözlerle etrafını araştırdıktan sonra onları değirmencinin kızına dikti, uzun uzun baktı…

    O dakikayı ömrümde unutamam adaşım; dışarıda fırtına arttıkça artmıştı, duvarlar sarsılıyor, tepemizdeki kiremitler uçuyordu. Ve değirmen, azgın bir hayvan, homurduyor ve dönüyordu. Ve o, lambanın sönük ışığında, olduğundan daha büyük âdeta bir gölge gibi duruyordu. Gözleri genç kızın üzerindeydi. Tahammül edilmez bir acı yüzünün şeklini tanınmayacak hallere sokmuştu. Kah esmer derisini şişiren bir kan gözlerinin kenarına kadar fırlıyor, kah dişlerinin arasında ezilen dudakları bile bembeyaz oluyordu. O dudaklar ki, bir şey söylemek ister gibi kıpırdıyorlardı ve ağlayacak gibi aşağıya çekiliyordu.

    Bu bakış ancak bir an kadar sürdü. Sonra gözkapakları yavaşça düştüler ve o, yere yıkılacak gibi sallandı. Fakat hemen kendisini topladı. Bir kere daha etrafına bakındı. Sanki bir imdat bekliyor gibiydi: Kendisini bu kahredici, bu parçalayıcı ağrılardan kurtaracak bir imdat… Nihayet kafasına bir şey vurulmuş gibi inledi. Gerisingeriye dönerek değirmenin öbür başına, çarkların ve kayışların kudurmuşçasına döndükleri köşeye doğru atıldı.

    Bir nefes alımı kadar hepimiz olduğumuz yerde kaldık, sonra delice bağırarak arkasından koştuk…

    Heyhat adaşım, çok geçti. Atmaca yerinden fırlayan ve “iş işten geçti” demek isteyen gözlerle bize doğru geliyordu.

    Sağ kolu yerinde değildi ve oradan oluk gibi kan fışkırıyordu. Birkaç adımdan sonra sendeledi, ayaklarımızın dibine yıkıldı…

    İşte adaşım, sana seven bir çingenenin hikâyesi…

    Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir… Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde veya ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, söz aramızda gene hoş şeydir. Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımağa tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.

    Sabahattin ALİ

  • Tatil için geldiği Türkiye’de kayboldu: Hafızasını kaybetti iddiası

    Tatil için geldiği Türkiye’de kayboldu: Hafızasını kaybetti iddiası

    Ermenistan’dan tatil için geldiği Türkiye’de hafızasını yitirdiği iddia edilen Mariam Mkrtchyan ortadan kayboldu. Arkadaşı Şahin Kuş tarafından ülkesine gönderilmek üzere Gürcistan uçağına bindirilen Mkrtchyan’ın hafızasını kaybettiğini fark eden yetkililer kendisini İstanbul’a geri gönderdi. Mkrtchyan’ın son olarak Silivri Selimpaşa’da görüldüğü öğrenildi.

    Ermenistan’dan tatil için geldiği Türkiye’de bilinmeyen nedenle hafızasını yitirdiği iddia edilen Mariam Mkrtchyan (31) ortadan kayboldu. Kadının Kuşadası’nda arkadaşlarıyla tatil yaptıktan sonra bilinmeyen bir şekilde hafızasını yitirdiğini iddia eden İstanbul’daki arkadaşı Şahin Kuş, Mkrtchyan’ın son olarak Silivri Selimpaşa’da görüldüğünü söyledi.

    İstanbul’daki arkadaşı Şahin Kuş’un iddiasına göre, Ermenistan uyruklu Mariam Mkrtchyan 8 Ağustos’ta tatil İçin Türkiye’ye geldi. İstanbul’da buluşan Şahin Kuş ile Mkrtchyan aynı gün otomobille tatil için İzmir’e geçti. İki gün birlikte tatil yapmalarının ardından da Mkrtchyan, Kuşadası’na arkadaşlarının yanına geçti. 15 Ağustos’ta da Mkrtchyan tekrar İzmir’e Şahin Kuş’un yanına geldi. Şahin Kuş, hafızasını kaybettiğini fark ettiği arkadaşı Mkrtchyan ülkesine göndermek için 25 Ağustas’ta İstanbul’dan Gürcistan aktarmalı olarak uçağa bindirdi. Ancak Gürcistan’da hiçbir şey hatırlamayan kadını yetkililer İstanbul’a geri gönderdi. İstanbul’da kaybolan Mkrtchyan’ın son olarak 4 Eylül’de Silivri Selimpaşa’da görüldü. Kayıp müracaatında bulunulan Mkrtchyan’ı bulmak için polis çalışmalarını sürdürüyor.

    ‘Burası Ermenistan diyip arabadan atlamaya çalıştı’
    Şahin Kuş, “İzmir’e gittik. Oradan Kuşadası’na arkadaşının yanına gitti. Geldiğinde akli dengesini kaybetmişti. Elimi tuttu ‘Beni bırakma. Ben burada kalmak istiyorum çocuklarımı Türkiye’ye getireceğim’ dedi. Oradan kalktık Didim’e gittik bir arkadaşımızın yanına. Arabada ‘Bir şey mi oldu, birileri bir şey mi içirdi’ diye sorduğumda o dört beş günü hatırlamadığını söyledi. Ertesi gün Ermenistan’a gitmek istediğini söyledi. Kendisini arabadan atmaya çalıştı burası Ermenistan diye. Sonra jandarma geldi. Jandarmaya teslim ederek onu İzmir’e götürmelerini istedim. Ertesi sabah beni aradı. Didim’de olduğunu söyledi ve telefonu kapandı. Ben de Didim’e gidip onu aramaya başladım. Aklında sadece çocuklarının numarası kalmış. Çocuklarının verdiği numarayı aradım. Bir tane taksici çıktı. Taksici Bodrum Güvercinlik’te olduğunu, sahilde dolaştığını söyledi. Ayaklarında ayakkabısı yokmuş. Bulamayınca jandarmaya gittim. Jandarma dün onların elinde olduğunu, bağırıp çağırdığını ve Ermenistan’a gitmek istediğin söylemiş.” dedi.

    ‘Taksi şoförüne akli dengesi yerinde olmadığını söylemiş’2
    Şahin Kuş, “Oradaki minibüsçülere sorduğumda Bodrum yolu üzerinde indiğini söylediler. Bodrum’da giderken onu otobanda gördüm. Onu hastaneye götürdüm kabul etmedi. İzmir’de bir gün otelde kaldıktan sonra ailesiyle konuştu. Ailesi göndermemi istedi. Göndermek için uçak bileti aldım havalimanına gittik. Uçak kalktıktan sonra ben ayrıldım havalimanından. Ailesinden haber bekliyordum. Ailesi sabaha karşı beni aradı Gürcistan’dan Türkiye’ye iade edildiğini söyledi. Sonra ben Yabancı Şube’ye sordum, onlar da olmadığını söylediler. Çocukları ertesi gün bana haber verdi. Verdikleri numarayı aradım bir taksi şoförü çıktı. Taksi şoförü akli dengesinin yerinde olmadığını ve kendisine İzmir’e gitmek istediğini söylemiş” ifadelerini kullandı.

    ‘En son Silivri’de görülmüş’
    Kuş, “Taksici, kadının ailesiyle de görüştüğünü ve ne yapması gerektiğini sordu. Orhanlı’da meydanda bırakmış. Ben ertesi gün karakola gittim. Ayın 28’inde başka bir kişinin telefonuyla ailesini aramış Erivan’a gelmek istediğini söylemiş. O vatandaşa ulaştım. O kişi de telefon rica ettiğini söyledi. Ben de pasaport ve kimliğini sorduğumda yanında olmadığını söyledi. Aradan on gün geçtikten sonra çocuklarını aradı. Ben yine aradığı kişiye ulaştım. Silivri Selimpaşa Karakolu’na gittim. Adam caddede gördüğünü ve, ‘Amca temizlik işi yapmak istiyorum. Çocuklarım okula gidecek. Senin evini temizliyim. Çocuklarıma para göndereceğim’ dediğini söyledi. O günden beri haber alamıyoruz” dedi.

  • Beyzanur Ne Yaptın Sen

    Beyzanur Ne Yaptın Sen

    Tıp öğrencisi Beyzanur, son yolculuğuna uğurlandı
    Denizli’nin Pamukkale ilçesinde, bir inşaatın 10’uncu katından atlayan tıp fakültesi öğrencisi Beyzanur T. (22), gözyaşları arasında toprağa verildi. Beyzanur T.’nin 3 ay önce internet ortamındaki finansal piyasalardan birine yatırdığı 70 bin lirasının dolandırıldığı, bunun üzerine polise gidip, suç duyurusunda bulunduğu öğrenildi.

    Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Tıp Fakültesi 5’inci sınıf öğrencisi Beyzanur T., dün, saat 15.30 sıralarında, Kervansaray Mahallesi 3023 Sokak’ta, inşaatı süren 12 katlı bir binanın 10’uncu katına çıktı. Bir süre burada bekleyen genç kız, kendini boşluğa bıraktı. Yaklaşık 25 metre yükseklikten mıcır bulunan zemine düşen Beyzanur T., kanlar içinde kaldı. Gürültüye koşan çevredekilerin ihbarı üzerine, olay yerine polis ve sağlık ekipleri sevk edildi. Sağlık ekiplerinin yaptıkları kontrolde Beyzanur T.’nin yaşamını yitirdiği tespit edildi. Savcının incelemesinin ardından Beyzanur T.’nin cesedi, otopsi için PAÜ Hastanesi Adli Tıp Kurumu Morgu’na kaldırıldı. Polis, genç kızın kimliğini atladığı inşaatın karşısındaki binanın bahçe duvarı üzerinde buldu. Polis, Beyzanur T.’nin yaşamına neden son verdiğinin belirlenmesi için soruşturma başlattı.

    TOPRAĞA VERİLDİ

    Beyzanur T.’nin cenazesi, PAÜ Hastanesi Adli Tıp Kurumu Morgu’ndaki otopsinin ardından yakınları tarafından alınarak, Pamukkale ilçesi Karşıyaka Mahallesi’ndeki evine getirildi. Burada helallik alınmasının ardından Beyzanur T.’nin cenazesi Asri Mezarlık Camii’ne götürüldü. Öğle vakti kılınan namazının ardından Beyzanur T.’nin cenazesi Kayhan Mezarlığı’nda defnedildi.

    3 AY ÖNCE 70 BİN LİRASI DOLANDIRILMIŞ

    Tıp Fakültesi öğrencisi genç kızın geçtiğimiz 14 Haziran’da dolandırıldığı ortaya çıktı. Beyzanur T.’nin internet ortamındaki finansal piyasalardan birine yatırdığı 70 bin lirasının dolandırıldığı, bunun üzerine polise gidip, suç duyurusunda bulunduğu öğrenildi. Beyzanur T.’nin bu nedenle bunalıma girmiş olabileceği ihtimali üzerinde durulduğu bildirildi.

    ‘DOKTOR OLMAK İSTİYORDU, HEDEFİ BUYDU’

    Beyza T.’nin dayısı Tuncay Çoğan, yeğeninin ölümünün tüm aileyi üzüntüye boğduğunu söyledi. Yeğeninin hayat dolu bir insan olduğunu dile getiren Çoğan, “Derslerinde çok başarılıydı. Okulundaki son senesiydi, 4 gün sonra da doğum günü vardı. Biz nasıl oldu anlayamadık. Hepimiz çok üzgünüz. Hala olayın şokundayız. Keşke böyle bir olay yaşanmasaydı ama maalesef kaybettik. Sadece eğitimiyle ilgilenen bir kişiydi. Doktor olmak istiyordu, hedefi buydu. Neden intihar ettiğine dair bir bilgimiz yok. Araştırmalar devam ediyor” dedi.

  • Özge Özpirinçci ve Burak Yamantürk evlendi!

    Özge Özpirinçci ve Burak Yamantürk evlendi!

    Oyuncu çift Özge Özpirinçci ve Burak Yamantürk dün akşam Marmaris’te evlendi.
    Bebek sahibi olmaya hazırlanan çift, Bozburun Yat Kulübü’nde sade bir merasimle nikâh defterine imza attı.

    20 kişinin katıldığı törende nikâh şahitliklerini Tanem Sivar ile Nail Gönenli yaptı.

    Hamileliğinde 6’ncı ayı geride bırakan ve kızını kucağına almak için gün sayan Özge Özpirinçci, bir röportajında “Hamileyken düğün yapmam. Elbette doğum öncesi sade bir nikâh olur ama kimse benden hamileyken eğlence beklemesin. Herkes düğünde eğlenirken benim oturmam mümkün değil” demişti.

    Özge Özpirinçci ve Burak Yamantürk evlendi
    Çiftin, bebekleri dünyaya geldikten sonra İstanbul’da görkemli bir düğün yapmayı planladığı öğrenildi.

    Kelebek’ten Onur Baştürk’e konuşan Özge Özpirinçci bebeğine vermek istediği ismi açıklamıştı…

  • BÖYLE ANNE BABA OLAMAZ…!!

    BÖYLE ANNE BABA OLAMAZ…!!

    İki kardeşi nehir kenarına terk edip bırakmış gitmişler.. Yanına ise 2 kelimelik not bırakmışlar.. Bunu bir anne nasıl yapar ya.. Üstelik o notta bakın ne yazmış..! Gerçekten dünyanın sonuna geldik..

    Biri 3 aylık, diğeri 2 yaşında! İki kardeşi nehir kenarına terk edip gittiler. Devriye gezen askerler, terk edilmiş iki çocukla karşılaştı. Çocukların yanına bırakılan notta ise bakın ne yazıyordu.. Bu kadar da olmaz…!ABD’de Rio Grande Nehri’nde devriye gezen askerler, terk edilmiş iki çocukla karşılaştı. Çocukların yanına bırakılan notta ise “Honduraslı kardeşler” yazması dikkat çekti.Abd Sınır devriyeleri Rio Grande Nehri kenarında terk edilmiş, kardeş oldukları tahmin edilen iki çocukla karşılaştı. Biri yeni yürümeye başlayan, diğeri de pusette bulanan bebeğin ne zamandır burada oldukları ise bilinmiyor.

    TESADÜF ESERİ FARK ETTİLER

    ABD Gümrük ve Sınır Koruma askerleri çocukları fark etmelerinin tamamen tesadüf olduğunu belirterek, çalıların arasında renkli bir şeyler görmeleri üzerine bu alana yaklaştıklarını belirttiler.

    “HONDURASLI KARDEŞLER” YAZILI NOT BULUNDU

    Yakına geldiklerinde ise 2 yaşlarında bir çocuk ve pusette yer alan 3 aylık bir bebekle karşılaştıklarını ifade ettiler. Çocuklarla birlikte bırakılan bir notta ise “Honduraslı kardeşler” yazması dikkat çekti.

    Biri 3 aylık, diğeri 2 yaşında! İki kardeşi nehir kenarına terk edip gittiler. Devriye gezen askerler, terk edilmiş iki çocukla karşılaştı. Çocukların yanına bırakılan notta ise bakın ne yazıyordu.. Bu kadar da olmaz…!ABD’de Rio Grande Nehri’nde devriye gezen askerler, terk edilmiş iki çocukla karşılaştı. Çocukların yanına bırakılan notta ise “Honduraslı kardeşler” yazması dikkat çekti. Abd Sınır devriyeleri Rio Grande Nehri kenarında terk edilmiş, kardeş oldukları tahmin edilen iki çocukla karşılaştı. Biri yeni yürümeye başlayan, diğeri de pusette bulanan bebeğin ne zamandır burada oldukları ise bilinmiyor.

    Resmi büyütmek için üzerine tıklayın

    TESADÜF ESERİ FARK ETTİLER

    ABD Gümrük ve Sınır Koruma askerleri çocukları fark etmelerinin tamamen tesadüf olduğunu belirterek, çalıların arasında renkli bir şeyler görmeleri üzerine bu alana yaklaştıklarını belirttiler.

    “HONDURASLI KARDEŞLER” YAZILI NOT BULUNDU

    Yakına geldiklerinde ise 2 yaşlarında bir çocuk ve pusette yer alan 3 aylık bir bebekle karşılaştıklarını ifade ettiler. Çocuklarla birlikte bırakılan bir notta ise “Honduraslı kardeşler” yazması dikkat çekti.

    “YÜREK PARÇALAYICI VE SİNİR BOZUCU”

    Çocukların, Teksas, Uvalde’deki bir Sınır Devriye karakoluna götürüldüğü belirtildi. Polis merkezinden yapılan açıklamada, ”Pişmanlık duyulmadan, endişe duymadan terk edilen bu çocukların olduğunu bilmek yürek parçalayıcı ve sinir bozucu” denildi.

  • Orhan Gencebay’ın oğlu Gökhan Gencebay ile Seda Han Özmen evlendi

    Orhan Gencebay’ın oğlu Gökhan Gencebay ile Seda Han Özmen evlendi

    Usta sanatçı Orhan Gencebay ile Sevim Emre, oğulları Gökhan Gencebay’ı evlendirdi. Gencebay, önceki akşam Seda Han Özmen ile nikah masasına oturdu

    Oyuncu Gökhan Gencebay, 5 yıldır birlikte olduğu sevgilisi Seda Özmen Han ile hayatlarını birleştirdi.

    Çift, Çırağan Sarayı’nda dünya evine girdi. Düğüne 300 davetli katıldı. Sanat ve iş dünyasının ünlü isimlerini bir araya getiren düğünde, iş insanı Mehmet Ali Yılmaz, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, Emekli Tüm Amiral Cihat Yağcı, Eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ve TBMM Başkanı Mustafa Şentop gibi önemli isimler de yer aldı.

    Sinan Akçıl-Burcu Kıratlı çifti ve Erkan Petekkaya da davete katılanlar arasındaydı.

    TEMMUZDA NİŞANLANDILAR

    Gökhan Gencebay ve Seda Han, temmuz ayında nişanlanmıştı. Güzel haberi sosyal medyadan duyuran Sevim Emre, ‘Günün adı mutluluk! Yavrularım’ mesajını paylaşmıştı.

    Kariyerine oyuncu olarak devam eden Gökhan Gencebay, ‘Barbaros’ dizisinin kadrosunda yer alıyor.

  • Erbakan’ı hiç böyle görmediniz

    Erbakan’ı hiç böyle görmediniz

    Fehmi Çalmuk’un, eski Başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın bugüne kadar hiç yayınlanmamış belge ve fotoğraflarından oluşan “Das ist Erbakan” kitabının ikinci cildi yayımladı.

    Kitapta Necmettin Erbakan’ın Hatice Nermin Saatçioğlu ile nikah fotoğrafları ilk kez yayımlandı.

    Nikah fotoğrafında Nermin Saatçioğlu’nun başının açık olduğu, Erbakan’ın ise papyon taktığı görülürken Saatçioğlu’nun evlilikten sonra başını kapamaya karar vermesi de Çalmuk’un çalışmasında anlatıldı.

    Das ist Erbakan’da Nakşibendi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin mezarı başında öldüren Üzeyir Garih hakkında da bir bölüm bulunurken, Garih’in Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş hakkındaki sözleri dikkat çekiyor.

    İşte kitaptaki o bölümler:

    Papyonlu düğün fotoğraflarıyla ilk kez görüntülen Necmettin Erbakan İstanbul Çınar otelde evlendi. Erbakan’ın nikah şahitleri ise İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü Profesör Dr. Bedri Karafakioğlu, diğeri ise TOB Başkanı Sırrı Enver Batur’du.

    RESMİ BÜYÜTMEK İÇİN ÜZERİNE TIKLAYIN

    Soldan sağa. Prof. Dr. Nizamettin Erbakan, Fürüzan Erbakan (Selahattin Erbakan’n eşi), Prof. Dr. Selahattin Erbakan, Nigar Erbakan, Prof. Dr. Günhan Erbakan (Selahattin Erbakan’ın oğlu), Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Sabri Özkan Erbakan (Selahattin Erbakan’ın oğlu).

    Evlendiğinde başı açık olan Nermin Erbakan’ın, büyük kızı Zeynep Erbakan 4 yaşına bastığında ateşli bir hastalık nedeniyle menenjit olup acilen hastaneye yatırıldığında “Zeynep, iyileşsin kapanacağım Allah’ım” diye dua ettiği öne sürülüyor. Aile çevresinin anlattığına göre sabah hastaneye gittiklerinde, Zeynep’in tehlikeyi atlattığını öğrenen Nermin Erbakan, Fatih’den bir mağazadan kendisine başörtüler alarak eve gelmişti. İstanbul dışında olan Erbakan’ın ancak bir gün sonra gece yarısı eve geldiğinin dile getirildiği kitapta Necmettin Erbakan’ın heyecanla eve döndüğü vakit kapıyı açan başörtülü eşi Nermin Erbakan olmuştu. Erbakan’ın karşılaştığı manzara karşısında dakikalarca güldüğü, sonra da sevinç göz yaşları döktüğü anlatılır.

    ERBAKAN: ÜZEYİR GARİH İMANLIYDI

    Nakşibendi Şeyhi Küçük Hüseyin’in Efendi’nin mezarı başında öldüren Musevi kökenli Üzeyir Garih’in Türkeş hakkındaki sözleri Erbakan’ın yakın çalışma arkadaşı iş adamı Mustafa Köksal’a dayandırılarak de ilk kez yayınlanıyor:

    “Üzeyir Garih ile 1985 -86 yılları olsa gerek, bir yolculukta Almanya seferinde uçakta yan yana oturduk… Uzun uzun konuşma imkanımız oldu. Benimle birlikte polis kontrolünde iken şunları söyledi ‘Bu ikinci kez başıma geliyor…Ayağımın biri diğerinden kısa olduğu için yüksek topuk yaptırıyorum. Ancak bu da böyle yolculuklarda devamlı sorun oluşturuyor, polis ayakkabımın topuğunu yarıp içine bakıyor. Benim Almancam yok. İngilizcem var. Sizin Almancanız iyi ise kontrolde yardım edin’ dedi. Benim Refah Partisi Çankaya ilçe başkanı olduğu öğrenince çok mutlu oldu. İTÜ’de Erbakan Hoca’nın öğrencisi olduğunu ona saygısının büyük olduğunu anlattı. Bir ara “Hiç Küçük Hüseyin Efendi’yi duydun mu? diye sordu. Kendisinin her fırsatta Eyüp’deki mezarının başına gidip dua ettiğini söyledi. Aslen Kıbrıs’lıdır. Gerçek adı Hüseyin Feyzullah’dır. “Madem siyaset yapıyorsun Kıbrıs’lı olup da adı Hüseyin Feyzullah olan bir siyasetçi var. Tanır mısın” dedi. Tanımadığımı söyleyince ‘Alparslan Türkeş’dir. O da Küçük Hüseyin Efendi’ye intisaplıydı.’ Bu zat Sabataist değil mi ? diye sorunca, Hz. Muhammed Efendimizin döneminden örnek verdi. ‘Peygamberimizi öldürmeye gidenler, imana gelip Müslüman olmadı mı? Tövbe ettikten sonra eski inancının ne hükmü var’ dedi.”

    Üzeyir Garih’i, “imanlıydı, hep Müslümanlardan yana olmuştur” anlatan Erbakan Garih’in 28 Şubat döneminde yaşanan tartışmalarda Yahudi Lobisi ile irtibat kurduğu, onları ikna etmeye çalıştığı öne sürülüyor. Erbakan’a göre Garih’in ismi Küçük Hüseyin Efendi tarafından konuldu: “Anne ve babasının uzun zaman çocuğu olmaması üzerine kapı komşuları 1930 yılında vefat eden Nakşi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin Garih’in Küçük Hüseyin Efendi’nin yolu kesilerek durum anlatılır ve dua istenir. Oğulları dünyaya gelince anne ve baba bebeği alıp Küçük Hüseyin Efendi’nin dergahına giderler. Erkek çocuğunun ismini koyması isterler. O da Üzeyir peygamberin ismini koyması uygun bulur.”

    Adı Molla’ya çıkmış Erbakan’ın adı “gâvur”a çıkmış öğrenci Üzeyir Garih’i kollaması üniversitede bir çok kişinin merakını celbeder. Hatta Erbakan, mezun olduğunda Garih’in üniversite de kalması için çok mücadele verecektir. “Necmettin Bey bu ısrar nedendir? ” sorusunu yönelten üniversite yöneticisine “Üzeyir ,bana hocamın emanetidir” cevap verdi.

    Garih, İTÜ Makine Bölümü’nden okul birincisi Hasan Fehmi Yazıcı’nın ardından ikinci olmuştur. Mehmet Turgut, Abdülkerim Doğru, Cahit Dalokay, Mükerrem Taşçıoğlu, Cahit Aral ve Korkut Özal gibi ilerleyen yılların birçok bakan ve milletvekili ile sınıf arkadaşlığı eder. Ancak onu oldukça üzen, üzdüğü kadar da çıkış yolu bulamadığı bir bir sorunu vardır. Arkadaşları O’na “Gâvur” diye hitap etmektedir. Garih’in büyük sorunu Erbakan’ın zorlamasıyla ortaya çıkmış Erbakan okuduğu Kur’an ayetinin mealini Üzeyir Garih’e anlatmış “Arkadaşlarına bu ayeti okut.

    Yaptıklarının yanlış olduğunu anlayacaklardır” demiştir. Erbakan’ın okuduğu “Maide Suresi’nin 62’inci ayeti kerimesidir.” Garih’in arkadaşlarından biri olan İdris Yamantürk, Garih ile aralarında geçen olayı şu şekilde anlatmaktadır: “Gülüp geçse de zoruna gittiğini seneler sonra İstanbul Hilton Otel’de karşılaştıklarında ‘İdris Maide 62’ yi biliyor musun?’ diyerek belli eder. İdris Bey de ‘Hayır’ deyince, Üzeyir Garih ‘Lütfen okuyup bir sonraki karşılaşmamızda kanaatinizi belirtirseniz çok memnun olurum’ temennisinde bulunur. Nitekim bir başka oluşumda karşılaşırlar. Üzeyir Garih ‘İdris, okudunuz mu?’ diyerek yanına yaklaşır. İdris Bey de ‘Okudum Üzeyir Bey’ cevabına, halen bana ‘Gâvur diyor musun?’ deyince İdris Bey ‘Hayır, ben sana dün de “gâvur’ demiyordum. Bahsedilen ayeti okuyunca zaten demem mümkün değil Üzeyir’ diyerek Üzeyir Garih’i rahatlatır.”

    Maide Suresi 62’inci ayet: Onlardan birçoğunun günaha girmede, haksızlık etmede ve haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!

    Odatv com

  • İyi ki varsın Gönül öğretmen! Otizmli Nâzım Özgün İpek artık Hacettepeli

    İyi ki varsın Gönül öğretmen! Otizmli Nâzım Özgün İpek artık Hacettepeli

    Hacettepe Üniversitesi’ni kazanan otizmli Nâzım Özgün İpek, okul bulma ve eğitim sürecinde yaşadığı zorlukları anlatırken, ilkokul öğretmeni Gönül Sözöz’ün de çabasına dikkat çekerek “Bugün Hacettepe kazanmış otizmli/Aspergerli Nâzım işte benim. Çünkü canım Gönül öğretmenim ‘Ben seni okuturum çocuğum’ dedi, hepsi bu. Yeter ki engel olmayın” ifadelerini kullandı.


    Üniversite yerleştirme sonuçlarının açıklanmasıyla ilk tercihine, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji bölümüne yerleşen Nâzım Özgün İpek, eğitim yolculuğunu Twitter’da anlattı.

    İpek, ilkokul öğretmeni Gönül Sözöz’ün diğer velilerin “karşısına dikildiğini” söylerken, “Tabii o zaman otizm nedir, ben kimim bilmiyorum. Ama Gönül öğretmenim biliyordu. Okumayı, el yazısını, kurallara göre yaşarsam hayatın daha kolay olduğunu öğretti” dedi.

    İpek, okul ikincisi olarak mezun olduğu ilkokuldan sonra okul bulmakta zorlandığını, “kendisini kabul eden tek okul” olan Doğa Koleji’nden de takdirle mezun olduğunu belirtti.

    Nâzım Özgün İpek, şu ifadeleri kullandı:

    “Size eski ama çok gerçek bir hikâyem var, özellikle ilkokul öğretmenleri okursa çok sevinirim. Fotograftaki ilkokul öğretmenim, Gönül Sözöz. Hiç otizmli öğrencisi olmamış 25 senelik ilkokul öğretmeniydi. “Çok çocuk okuttum, otizm bilmem, ama anlatırsan okuturum” demiş anneme.

    Gönül öğretmenim ve müdürüm Hasan öğretmenim sayesinde 8 okuldan geri çevrildikten sonra kaynaştırma ile ilkokula başladım. Otizmli ve hiperaktiftim, az konuşuyor ama okuyup yazabiliyordum, BÜYÜK harflerle ?

    Gönül öğretmenim kocaman sarıldı ilk gün, önce ittim onu, annemle ev ablam dışında kimse dokunamazdı bana. “Sen bana alışacaksın çocuğum, bana otizm öğretirsen ben de sana okumanın zevkini öğreteceğim” dedi, HİÇ unutmadım. Gözünün içi gülüyorsa kötü bir şey olmaz diye düşündüm.

    Ders 45 dakika, ama 45 dakika oturup derse konsantre olamam ki? Sürekli kalkıp dolaşıyorum, tabii arkadaşlar da beni görüp kalkıyor, sınıf 35 kişi, Gönül öğretmenim ne yapsın. Dedi ki, ‘Bu böyle olmaz, kurallar var, öğrenmen lazım’. Kural severim laf aramızda, hayatı kolaylaştırır ?

    1. haftanın sonunda veliler ben sınıftan atılayım istiyor, annem ısrarlı, Gönül öğretmenim “Hallederim” dedi. “Her dersin başında tüm arkadaşlarının kalemlerini topla, git çöp kutusunun başında aç, sınıfı dolaşıp dağıt, ama bir daha derste ayağa kalkmadan dinleyeceksin” dedi.

    Size bir tüyo: Bir otizmliyle arkadaş olmak istiyorsanız, anlaşma yapın, karşılıklı olursa anlaşma severiz. Her ders arkadaşların kalemlerini topladım, açtım, hepsinin adını hemen öğrendim, hafızam iyidir, hiç karıştırmadan dağıtınca daha az dalga geçtiler. Nasıl çözüm ama?

    4 sene fırsatını bulunca ya dalga geçtiler, ya dövdüler, ya da eşyalarımı kaçırdılar. Ama arkadaşların bir kabahati yok, anneleri babaları “uzak dur o otistikten” dediler hep, yanımda duran arkadaş varsa annesi gelip çekiştirip aldı hep. Ben de baktım, bence bir farkımız yoktu?

    Tabii o zaman otizm nedir, ben kimim bilmiyorum. Ama Gönül öğretmenim biliyordu. Okumayı, el yazısını, kurallara göre yaşarsam hayatın daha kolay olduğunu öğretti. Velilerin karşısına dikildi, “Hepsi benim çocuğum, burası benim sınıfım, siz anca kapının dışında beklersiniz” dedi.

    Hangi çocuk bana vurduysa “Dövemezsin, çünkü şiddetle hiçbir şey çözülmez” dedi. 3. sınıfta -o zaman SBS vardı- Türkiye birincisi oldum deneme sınavında, “Gönül hanım iltimas geçmiştir” diyen velilere “Hepinizi Milli Eğitime veririm, Nâzım bütün soruları çözdü” dedi. Bence yapardı!

    4. sınıfta, bir yıl daha ilkokul var sanırken ben, hop 4+4+4 sistemi geldi. (Ben doğduğumdan beri 19 yıldır RTE var, tüm MEB sistemi değişiklikleri bana denk geldi, kısmet!)

    Küt diye mezun oldum, hem de okul ikincisi!

    Son karnemi ve diploma yerine geçen kâğıdı verirken, “Okulu siz varsınız diye sevdim, iyi ki siz benim Gönül öğretmenimsiniz” dedim, “Çünkü sen bana az konuşsa bile bir öğrencinin ne çok öğrendiğini gösterdin çocuğum, iyi ki öğrencim oldun!” dedi, sonra da emekli oldu.

    Sonra ortaokul bulamadık, okul müdürleri “öyle çocuk almıyoruz” dediler, o başka hikâye şimdi, merak eden #Nazıma1OkulGerek etiketine bakabilir, Twitter’dan herkesle beraber bana okul aradı.

    Beni kabul eden tek okul Doğa Koleji’ne başladım, tam 9 yıl sonra Haziran’da Beyoğlu Doğa’dan takdirle mezun oldum, bugün Hacettepe kazanmış otizmli/Aspergerli Nâzım işte benim.

    Çünkü canım Gönül öğretmenim “Ben seni okuturum çocuğum” dedi, hepsi bu.

    Yeter ki ENGEL olmayın!”

  • Gitarın içine gizli kamera yerleştirdi, gördüklerine inanamadı

    Gitarın içine gizli kamera yerleştirdi, gördüklerine inanamadı

    Antalya’da yaşayan iş insanı M.M., 4 ay önce oğlu Y.M.’nin hem agresifleştiğini hem de içine kapandığını fark etti. Günün büyük bir bölümünü uyuyarak geçiren oğlu ile konuşmak isteyen M.M., tatmin edici cevaplar alamayınca ilginç bir yönteme başvurdu.

    HABERİN DEVAMI İÇİN GALERİNİN İLK RESMİNE TIKLAYIN

  • Nafaka davasında emsal karar! 5 aylık evlilik için 2 yıl ödeyecek

    Nafaka davasında emsal karar! 5 aylık evlilik için 2 yıl ödeyecek

    İstanbul’da emsal niteliğinde bir karara imza atan mahkeme, 5 aylık bir evlilik için 2 yıl süreli bir nafakaya hükmetti. ‘Bu çok yerinde bir karar’ diyen Avukat Candan Aydın, ‘Türkiye’de insanlar kayıtsız da çalışıyorlar sadece nafaka almak için. Artık bu gelir kapısı haline geldi. ‘ diye konuştu.

    İstanbul’da S.U. (31) 5 aylık kocası C.U.’ya (35) boşanma davası açtı. Dava devam ederken taraflar uzlaşınca mahkeme, koca C.U.’nun 2 yıl süreyle S.U.’ya ayda bin lira yoksulluk nafaka ödemesine ve 2 yıl geçmesinin ardından süreli nafakanın sona ermesine karar verdi. Kararı değerlendiren Avukat Candan Aydın ‘Bu karar emsal bir karar. Bundan sonraki süreçlerde eğer bu kararın diğer davalara uygulanması konusunda hukuk anlamında çok güzel sonuçlar elde edeceğiz.’ dedi.

    Anadolu 15. Aile Mahkemesi’nce yazılan gerekçeli kararda S. U.’nun, 5 aylık kocası C. U.’ya 24 Ağustos 2020 tarihinde boşanma davası açtığı, buna karşılık C.U.’nun da eşi S.U.’ya 2 Ekim 2020’de karşı dava açtığı belirtildi.

    Çekişmeli davada söz alan karşı davacı C.U.’nun avukatı Büşra Kanpalta Köklü, anlaşmalı boşanma teklif ettiklerini belirterek “Yargılama gideri ve ücreti vekalet talebimiz yoktur. Bugünden itibaren geçerli olmak üzere 2 yıl süreyle aylık bin lira tedbir/yoksulluk nafakası ödemeyi kabul ediyoruz. Başkaca bir maddi talebimiz yoktur, paylaşacak bir malımız yok. Sadece boşanmamıza karar verilsin. Karşılıklı olarak savcılık ve mahkeme olmak üzere tüm şikayetlerimizden vazgeçiyoruz” dedi.

    Davacı S.U.’nun avukatı da söz konusu evliliğin devamının mümkün olmadığını belirterek karşı davacının teklifini kabul ettiklerini söyledi.

    “EVLİLİK YÜKÜMLÜKLERİNİ İHLAL ETTİLER”

    Gerekçeli kararını açıklayan mahkeme, tarafların müşterek çocuklarının olmadığını, fikren ve ruhen anlaşamadıkları için çok kısa bir süre bir arada yaşadıktan sonra ayrı yaşamaya başladıklarını, tarafların “Evlilik birliğinin mutluluğunu el birliyle sağlama” ve “Birlikte yaşama” yükümlüklerini ihlal ettiklerini belirtti. Evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ve ortak hayatın çekilmez hal aldığına kanaat getiren mahkeme, eşlerin eşit kusurlu olduğunu değerlendirerek tarafların boşanmalarına karar verdi.

    2 YIL SONRA NAFAKA ÖDEMESİ SONA ERECEK

    Mahkeme ayrıca karar tarihinden itibaren geçerli olmak üzere karşı davacı C.U.’nun aylık bin lira yoksulluk nafakası olarak 2 yıl süreyle S.U.’ya vermesine hükmetti. Mahkeme 2 yıl sonunda yoksulluk nafakasının sona ermesine de karar verdi.

    Avukat Büşra Kanpalta Köklü söz konusu davayla ilgili “Taraflar çekişmeli yolla başlayan davayı bir şekilde orta yolda buluşarak anlaşmalıya çevirdi. Daha sonra mahkeme çok yerinde bir karar vererek 5 aylık bir evlilik için sadece 2 yıl süreli bir nafakaya hükmetti. Bu çok yerinde bir karar, çok emsal niteliğinde bir karar. Mahkeme, 5 aylık evlilik için 2 yıllık yoksulluk nafakasına hükmetti, gerekçeli kararında da bu yoksulluk nafakasının 2 yıl sonunda kendiliğinden kalkacağına hükmetti” dedi.

    SÜRESİZ NAFAKA EŞLERİ BİRBİRİNDEN BOŞATMAYA ENGEL BİR SEBEP

    Köklü şöyle devam etti:
    “Tarafların eşit kusurlu bulunduğu davalarda mahkemenin süresiz nafakaya hükmettiği zaman nafakayı ödeyecek eş için bu çok orantısız bir ceza haline geliyor. Yani nitekim çok kısa süren bir evlilik var ortada, taraflar anlaşıyorlar veya eşit kusurlular. Bu zamanlarda süreli nafaka çok kurtarıcı oluyor. Özellikle son dönemlerde torba yasa çalışmaları, gerekse Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin kararlarıyla birlikte mahkemenin vermiş olduğu bu karar da onların yolunda ilerleyeceğinin bir göstergesi aslında. Nitekim taraflar zaten boşanmak istiyorlar, bir nevi artık birbirlerini görmek istemiyorlar ama süresiz nafaka dediğimiz şey aslında eşleri birbirinden boşatmaya engel bir sebep. Çünkü süresiz nafaka her ay birbirleriyle iletişim anlamına geliyor sürekli olarak” ifadelerini kullandı.

    “TÜRKİYE’DE İNSANLAR KAYITSIZ ÇALIŞIYOR NAFAKA ALMAK İÇİN”

    Süresiz nafakanın biten bir şey olmadığına da değinen Avukat Köklü, “Bir noktadan sonra nafakanın kaldırılması davası açmanız gerekiyor ve nafakanın kaldırılması davasında da mutlaka somut deliller öne sürmeniz gerekiyor. Yani karşı tarafın gelirinin arttığına ilişkin veya kendi gelirinin azaldığına ve artık nafaka ödeyecek durumda olmadığına ilişkin. Bunlar için de somut deliller gerekli. Türkiye’de insanlar kayıtsız da çalışıyorlar sadece nafaka almak için. Artık bu gelir kapısı haline geldi. Bu sebeple sayın mahkemenin verdiği karar çok değerli ve yerinde bir karar oldu” şeklinde konuştu.

    “DİĞER DAVALARA UYGULANMASI BİZİM İÇİN ÇOK İYİ OLACAK”

    Avukat Candan Aydın ise “Meslektaşımın dediği gibi bu karar emsal bir karar. Bundan sonraki süreçlerde eğer bu kararın diğer davalara uygulanması konusunda hukuk anlamında çok güzel sonuçlar elde edeceğiz. Bu sebeple bu emsal nitelikteki kararın diğer davalara uygulanması bizim için çok iyi olacak” dedi.

  • Adıyaman’da ikiz kardeşler, kendileri gibi tek yumurta ikizi kardeşlerle evlendi

    Adıyaman’da ikiz kardeşler, kendileri gibi tek yumurta ikizi kardeşlerle evlendi

    Adıyaman’da tek yumurta ikizi Abuzer ile Gaffari Koparal kardeşler, kendileri gibi tek yumurta ikizi olan Nursel ve Nurgül Tepe kardeşlerle dünyaevine girdi.
    Çiftlerin nikahını Adıyaman Belediye Başkanı Süleyman Kılınç kıyarken, şahitliğini ise Vali Mahmut Çuhadar yaptı.

    VALİ BİR İLKE ŞAHİT OLDU

    Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar, yaptığı açıklamada, hayatında ilk defa böyle bir nikaha şahitlik ettiğini söyledi. Vali Çuhadar, nikah cüzdanını teslim ettiği çiftlere, ömür boyu mutluklar diledi.

    “NİKAHI KIYARKEN ZORLANDIK”

    Belediye Başkanı Kılınç, şimdiye kadar yüzlerce nikah kıydığını belirterek, “Tek yumurta ikizlerinin nikahın kıyarken zorlandık. Doğumlarının arasında 5’er dakika var. Birbirlerine benziyorlar. İki çifte de mutluluklar diliyorum. Şaşırdık, ilk defa böyle bir şey oldu.” dedi.Damatlardan Abuzer Koparal da çok mutlu olduklarını ifade ederek “Allah kısmet etti, evlendik. Çok mutluyuz Allah bize ikiz evlat nasip etsin.” şeklinde konuştu.

    “HAYALİMİZ GERÇEKLEŞTİ”

    Gelinlerden Nursel Koparal ise “Kardeşimle ikiz olan kardeşlerle evlenmek istiyorduk, çok şükür hayalimiz gerçekleşti. Çok mutluyuz.” diye konuştu.