Yazar: admin

  • Eşiyle ayrı evlerde yaşadığını söyleyen Fazıl Say’a Tepki Yağıyor İşte O tepkiler

    Eşiyle ayrı evlerde yaşadığını söyleyen Fazıl Say’a Tepki Yağıyor İşte O tepkiler

    Armutlu’daki bir mekandan çıkarken görüntülenen Zeynep Beşerler, sohbet ettiği muhabirlerin Fazıl Say ve eşinin ayrı evlerde yaşamasını hatırlatınca düşüncelerini söyledi. Kendi ailesi için böyle bir durumun söz konusu olmayacağını söyleyen oyuncu, aylar önce yanlış anlaşılan Ozan Güven açıklaması hakkında da konuştu.

    Sevilen oyuncu Zeynep Beşerler, kendisi gibi oyuncu kız kardeşi Derya Beşerler ve arkadaşlarıyla Armutlu’daki bir mekandan çıkarken görüntülendi. Ayaküstü basın mensuplarıyla sohbet eden oyuncu merak edilen soruları yanıtladı.

    “AYRI EVLERDE YAŞASAYDIM BOŞANMIŞ OLURDUM”

    Muhabirlerle sohbet eden Beşerler’e Fazıl Say ve Ece Dağıstan’ın “Evlendikten sonra da ayrı evlerde yaşıyoruz” açıklaması soruldu. Oyuncu konuyla ilgili “O zaman niye evleniyoruz? Allah korusun o zaman boşanmış olurdum. Aile dediğin şey aynı çatı altında olmaktır. Yoksa ailenin bir anlamı var mı?” yorumunu yaptı.

    Eşiyle ayrı evlerde yaşadığını söyleyen Fazıl Say “İki ev var demek günde iki kere sevişiyoruz demek. Bir o evde bir bu evde” demişti.

    “OZAN’IN ŞİDDET İDDİALARINI DOĞRULAMADIM”

    Ozan Güven’in sevgilisi Deniz Bulutsuz’a şiddet uyguladığı iddiası hakkında yaptığı “Ozan Güven çok eski arkadaşımdır. Böyle bir canilik yapabileceğine inanmadım” açıklaması tepki çeken ünlü oyuncu, sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyledi: “Ben Ozan’ı savunmadım. Eğer böyle bir şey yapmışsa ilk ben karşı dururum dedim. Oradan aldı iş başını gitti. Mahkemeye taşınmış bir şey hakkında konuşmanın mantıklı olduğunu düşünmüyorum. Mahkemede ne sonuç çıkacak bekleyelim. Ona göre hepimiz cephemizi alalım.”Eşiyle ayrı evlerde yaşadığını söyleyen Fazıl Say’a bir çıkış da Zeynep Beşerler’den geldiEşiyle ayrı evlerde yaşadığını söyleyen Fazıl Say’a bir çıkış da Zeynep Beşerler’den geldi

    Kaynak: Hürriyet

  • İbrahim Erkal’ın yalnızca 12 gün görebildiği kızı büyüdü! İşte dünyalar tatlısı Elif Su

    İbrahim Erkal’ın yalnızca 12 gün görebildiği kızı büyüdü! İşte dünyalar tatlısı Elif Su

    52 yaşında hayatının kaybeden İbrahim Erkal’ın kızı Elif Su büyüdü. Şimdi 3 yaşında olan Erkal’ın minik kızı Elif Su tatlılığıyla görenlerin gönlünü çeliyor.

    Şarkıları ile bir döneme damga vuran ünlü şarkıcı İbrahim Erkal 2017 yılında geçirdiği beyin kanaması sonucu 52 yaşında hayatını kaybetmişti. İbrahim Erkal’ın ani ölümü sevenlerini yasa boğmuş ardından gözü yaşlı bir eş ve 3 çocuk bırakmıştı.

    Unutulmayan şarkıların sahibi İbrahim Erkal vefat ettiğinde en küçük kızı Elif Su henüz 12 günlüktü. Ardında onunla çekilmiş fotoğrafları kalan İbrahim Erkal’ın kızı Elif Su büyüdü.

    Filiz Akgün minik kızı Elif Su ile çekildiği fotoğraflarını sosyal medya hesabından paylaşıyor.

  • Bahar Candan: Arkadaş arıyorum, maaşını vereceğim

    Bahar Candan: Arkadaş arıyorum, maaşını vereceğim

    ‘İşte Benim Stilim’ yarışmasıyla ünlenen ve yaptığı paylaşımlarla sık sık magazin gündemine gelen Bahar Candan, takipçilerinden şaşırtıcı bir istekte bulundu. Yalnızlığından dem vuran Candan, sosyal medyada dikkatleri üzerine çekti.

    ‘İşte Benim Stilim’ yarışmasının ikinci sezonunda yarışan Nihal Candan’ın kardeşi olarak programa dahil olan Bahar Candan, zaman zaman saç rengiyle, zaman zaman paylaşımlarıyla, zaman zaman da yaptığı ilginç photoshop’larla gündeme geliyor.

    ‘İşte Benim Stilim’ ile ünlenen sosyal medya fenomeni Bahar Candan, gündeme yine bomba gibi bir açıklamayla geldi.

    Yaptıkları ve söyledikleriyle sık sık dikkatleri üzerine çeken Bahar Candan, Instagram hesabının hikaye kısmından takipçilerine seslendi.

    Yalnızlığından dem vuran fenomen isim, “Çok yalnızım ve sıkılıyorum. Bir arkadaş arıyorum, maaşını vereceğim” şeklinde bir paylaşımda bulundu.

    KENDİSİNİ SANDALYEDEN YERE ATMIŞTI
    ‘Doya Doya Moda’ yarışmasında farklı konuşma şekli ve davranışlarıyla sıkça adından söz ettiren Bahar Candan, geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir bölümde bilerek kendini sandalyede yere atmıştı. Candan’ın bilerek yaptığı bu davranış jüri üyelerini de kızdırmıştı.

    Bahar Candan, değişimiyle de gündeme gelmeye devam ediyor. Son olarak saçlarını sarıya boyatması ve aldığı kilolarla adından söz ettiren Candan, bu kez dudaklarındaki değişiklikle dikkat çekti.

    TAKİPÇİLERİ İKİYE BÖLÜNDÜ
    Bahar Candan’ın son hali takipçilerini ikiye böldü. Candan’ın bazı takipçileri “Her halinle güzelsin” derken kimileri de, “Bu kadar estetiğe gerek var mıydı?” diye sordu.

    Geçtiğimiz aylarda bu konuyla ilgili açıklama yapan Candan, “Dudaklarımda dolgu var. Dudaklarım büyük olsun istedim. Çok büyük oldu. Oldukça memnunum” demişti.

  • Burnu olmadan doğdu: Dünyada 13 kişide var, 4’ü Türkiye’de

    Burnu olmadan doğdu: Dünyada 13 kişide var, 4’ü Türkiye’de

    İki kızı burunsuz dünyaya gelen anne Naile Çetin, “Kızlarım nefes alsın istiyorum” dedi

    Antalya’nın Serik ilçesinde yaşayan Çetin ailesi, doğuştan burunları ve üst damağı bulunmayan 9 aylık ve 13 yaşındaki kızlarının rahat nefes alabilmesi için destek bekliyor.

    Yeni Mahalle’de 14 yıl önce evlenen Serhat ve Naile Çetin çiftinin, 13 yıl önce “Amine” ismini verdikleri bebekleri burnu ve üst damağı olmadan dünyaya geldi.

    Kentteki bir hastanede bazı operasyonlar geçirerek plastik burun ve damak nakledilen Amine, nefes almakta güçlük çekmesine rağmen çok sevdiği okuluna gidiyor, bir an önce de sağlığına kavuşmak istiyor. Çetin çifti, 9 ay önce “Erva” adını verdikleri kızlarını da aynı sıkıntılarla kucaklarına aldı.

    Anne Çetin, gazetecilere yaptığı açıklamada, Amine’nin 7,5 aylıkken dünyaya geldiğini ve doktorların, burnunun olmamasının erken doğumdan kaynaklandığını söylediğini anlattı.
    İkinci kızı Deniz’in (8) sağlıklı doğduğunu belirten Çetin, 9 aylık üçüncü çocuğu Erva’nın da büyük kızı gibi burnu ve üst damağı olmadan dünyaya gelmesinin kendilerini zor durumda bıraktığını söyledi.

    Bebeğinin durumunu gebeliğinin 16. haftasında öğrendiğini aktaran Çetin, “Allah’ın verdiğine karşı gelinmiyor, gebeliğimi sonlandırmak istemedim. Doktorlar, bunun dünyada 13 kişide, Türkiye’de ise 4 kişide bulunan ender bir hastalık olduğunu söyledi. İkisi benim çocuklarım. Diğer iki hastanın yaşayıp yaşamadığını bilmiyorlar” dedi.

    Fotoğraf: AA

    “Kızıma doktorlar yaşamaz dedi ama şu anda 13 yaşında”

    Tek hayalinin çocuklarının rahat nefes alabilmeleri olduğunu dile getiren Çetin, şunları kaydetti:

    Devlet büyüklerimizden yardım bekliyoruz. Kızlarım nefes alsın istiyorum. Erva, ağzını kapattığı an nefessiz kalıyor. Özel bir emziği var. Yanında kimse yokken emziği ağzına bantlamak zorunda kalıyoruz. O şekilde nefes alabiliyor. Üst damağı olmadığı için kendisi emziği tutamıyor. Özel mamayla besliyordum, rapor sadece 6 aylık karşılıyormuş. Maddi durumumuz iyi olmadığı için mamasını bile almakta zorlanıyoruz.

    Büyük kızı Amine’ye “Kardelen” diye hitap ettiklerini, nakledilen yapay burunda başarılı olunamadığı belirten Çetin, komşularının, “Utanır gönderme” demesine rağmen okula yolladığı kızının seneye liseye gideceğini vurguladı.

    Yurtdışında bu tür ameliyatları yapan doktorların olduğunu öğrendiklerini söyleyen Çetin, “İstanbul’da bir doktorla görüştük. Ameliyatın maliyetinin çok yüksek olduğunu öğrendik. Kirada oturuyoruz, hiç imkanımız yok” dedi.

    Mahalle Muhtarı Veli Karasu da aileye destek olmaya çalıştıklarını ancak çocukların ameliyat olması gerektiğini ifade etti.

  • Erkeğin benden akıllı olmasını isterim, sapyoseksüelim yani zeki erkeğe bayılırım

    Erkeğin benden akıllı olmasını isterim, sapyoseksüelim yani zeki erkeğe bayılırım

    Hülya Avşar, özel hayatıyla ilgili gazetecilerin yönelttiği soruları yanıtladı. “Ya ihtiyaç hissediyorsun diye abuk sabuk bir hayat yaşayacaksın, ya da karşına düzgün biri çıkana kadar bekleyeceksin” diyen Avşar, özgürlüğe de alıştığını söyledi. Avşar ayrıca, “Ben sapyoseksüelim zaten. Zeka benim için büyük bir güç” ifadesini kullandı.

    Masumiyet dizisiyle ekrana dönen Hülya Avşar, bir hastanede arkadaşını ziyaret etti. Çıkışta gazetecilerin sorularını yanıtlayan Avşar, hayatına kimseyi sokmamasının sebebini de anlattı.

    TV100’de yer alan habere göre “Ya ihtiyaç hissediyorsun diye abuk sabuk bir hayat yaşayacaksın, ya da karşına düzgün biri çıkana kadar bekleyeceksin. Bir de ben çok alıştım, özgürlük çok güzel bir şey” diyen Avşar, şöyle devam etti:

    “Para, seks… Bence özgürlük dünyanın en büyük mutluluğu. Bundan sonra kalk evlen… Onları unutun. Kafama göre birisi çıkarsa flört edebiliriz, hayatı yaşayabiliyoruz. Kızımı büyüttüm, herkesin kendine göre bir hayatı var.


    Güçlü kadın olmak güzel bir şey de erkek de güçlü olmalı. Ben sapyoseksüelim zaten. Kesinlikle zeka. Zeka benim için büyük bir güç. Bunların hepsini bir araya getirecek biri varsa bana haber verin. Var tabii öyle karşıma çıkmış olanlar. Kaya’nın zekası mesela, müthiştir.”

  • 72 yıllık bir vahş*t hikayesi! Kocası tırpanla iki elini bileklerinden kesti

    72 yıllık bir vahş*t hikayesi! Kocası tırpanla iki elini bileklerinden kesti

    Manisa’da yaşayan 93 yaşındaki Ayşe Gökkaya’nın bilekleri, 72 yıl önce henüz 8 aylık evliyken bir düğünde göstermelik hediye verdiği için eşi tarafından tırpanla kesildi. O vahşet gününü anlatan Gökkaya, “Sağ elimi tırpanla bileğimden kesti. Ben de sol elimi uzatıp, ‘Bunu da kes, tek başına bu ne işe yarayacak’ dedim, sol elimi de kesti.” diye konuştu.

     
    72 yıllık bir vahşet hikayesi! Kocası tırpanla iki elini bileklerinden kesti
    Saruhanlı Belediye Başkanı Zeki Bilgin, ‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ nedeniyle, 72 yıl önce bir düğünde göstermelik hediye verdiği için eşi tarafından bilekleri tırpanla kesilen 93 yaşındaki Ayşe Gökkaya’yı Taşdibi Mahallesi’ndeki evinde ziyaret ederek Kadınlar Gününü kutladı. Yaşlı kadın yaşadığı acı dolayı anı anlatırken, 72 yıldır elleri olmadan yaşama tutunduğunu söyledi.
    Ziyarette Gökkaya’ya çiçek veren Başkan Bilgin, burada yaptığı konuşmada “Gönlümüzde her zaman müstesna bir yere sahip olan, gerek aile gerekse toplum yapımızın temel direği kadınlarımızın, Dünya Kadınlar Günü’nü tebrik ediyorum” dedi.

    YAŞADIĞI O ACI GÜNÜ ANLATTI

    Saruhanlı’nın Taşdibi Mahallesinde yaşayan Ayşe Gökkaya (93), eşi Mehmet Ali Görmez ile 72 yıl önce evlendiklerini belirterek, evliliklerinin 8’inci ayında ellerini kaybetmesine neden olan acı olayı yaşadığını söyledi.
    Yaşadığı acı dolayı olayı anlayan Ayşe Gökkaya, “Evleneli 8 ay olmuştu. Komşumuzun kızı evleniyordu. Düğünden önce çeyizlik eşyalar gelin ile damadın oturacağı eve yerleştirilmeye başladı. Ben de kayınvalidemin rızasıyla evden ikişer metreden oluşan iki parça basma alıp gelin evine götürdüm. Düğünden sonra geri alacaktım. Bizim buralarda adettir, düğünlerde göstermelik hediye götürülür. Düğün bitince geri alınır. Bu sebepten dolayı eşim bana çok kızdı.” dedi.

    “SAĞ ELİ KESTİ ‘SOL ELİMİ DE KES’ DEDİM”

    Bir kaç gün sonra düğün olduğunu kaydeden Gökkaya, “Pazar günü gelinin baba evinden çıkacağı saatlerde, eşim eve gelip beni tarlaya götürmek istediğini söyledi. Bana kötü bir şey yapacağını anlamıştım. Hava da çok soğuktu. Tarlaya gitmek istemedim ama fazla direnemedim. Tarlaya gittiğimizde, bana hediyeyi hangi elimle verdiğimi sordu. Sağ elimle verdiğimi söyleyince, sağ elimi tırpanla bileğimden kesti. Ben de sol elimi uzatıp, ‘Bunu da kes, tek başına bu ne işe yarayacak’ dedim, sol elimi de kesti.” diye konuştu.

    BİR DAHA EVLENMEDİ

    Bu acı olayın ardından eşinin tutuklanıp hapse gönderildiğini, kendisinin ise bir süre hastanede tedavi gördüğünü dile getiren Gökkaya, o tarihte yeni evli oldukları için çocuklarının olmadığını, kendisinin de bir daha evlenmediğini kaydetti.

    KOCASI HAPİSTEN ÇIKINCA YEĞENİ ÖLDÜRDÜ

    Aradan 24 yıl geçtikten sonra 1973 yılında eşinin hapisten çıkıp köye döndüğünü belirten Gökkaya, yeğeninin cezaevinden yeni çıkan kocasını tüfekle vurup öldürdüğünü söyledi.

    72 YILDIR KENDİ BAŞINI ÇAERESİNE BAKIYOR

    Üzerinden 72 yıl geçmesine rağmen bu olayı hatırlamak istemediğini, zaman zaman hatırlasa da gözlerinin yaşardığını ifade eden Ayşe Gökkaya, “Çok zor günler yaşadım. Ancak asla yılmadım. Ellerim olmadığı halde kendi işimi kendim yapmaya çalıştım. Dağdan kekik, mevsimine göre incir gibi meyvelerden toplayıp Saruhanlı ve Manisa’daki pazarlarda satarak geçimimi sağladım. Zaman zaman kardeşlerim yardımcı oldu. Allah’a şükür bu yaşıma kadar kimseye muhtaç olmadan yaşadım.” diye konuştu.

  • GÜL YAPRAĞI OLMAK

    GÜL YAPRAĞI OLMAK

    Bir zamanlar bilginler ve şairler, *”suskunlar meclisi”* adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı.
    *Üye sayısı 40 kişiydi ve bunu artırmıyorlardı.*
    *Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek fakat çok az konuşmaktı.*
    *O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Câmî,* bu meclisin üyeleri arasında olmayı arzuluyordu.

    Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi.
    Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, *ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi.

    Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler.
    Molla Câmî oraya layık bir bilgindi, ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı.
    Yeni bir üye için yer yoktu.
    *Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Câmî’ye gönderdi.*
    Zeki bilgin, durumu kavramıştı.

    *Bir damla daha olsa bardak taşacaktı.* Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gülden küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi.
    *Bardakda ki su taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi.*
    Meclistekiler bu kibar cevabın mânasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı.
    Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler.

    Başkan listeye Molla Câmî ‘nin adını ekledi.
    *Kırk sayısının sonuna bir sıfır koyarak, 400 yazdı.*
    Bununla Molla Câmî sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu.
    Listenin son şekli Molla Câmî ‘ye gelince, meseleyi anladı.
    Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, kırk sayısının soluna koydu.
    *Yani 040 yazdı. Alçak gönüllü Molla Câmî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu.*
    Gül yaprağı olmak, kolay değil. Ama, evde, işte, çevrede geçim ehli olmanın, gül gibi geçinmenin yolu gül yaprağı olmaktan geçiyor.

    *Yük olmayıp yük almak,* gül yaprağı güzelliğine kavuşmak…

    *Kendi içimizde, ailemizle, çevremizle uyumlu olmanın, ebedi güzellikler yolunda yürümenin müjdecisi.*
    Gül yaprağı sırrına erenler, *sağdaki sıfır gibi bulundukları topluma güç katarlar hem de bire on, ama soldaki sıfır gibi davranıp kimseye yük olmazlar.*

  • Son Dakika: Rasim Öztekin Hayatını Kaybetti

    Son Dakika: Rasim Öztekin Hayatını Kaybetti

    Dizi, tiyatro ve sinema oyuncusu Rasim Öztekin, geçirdiği kalp rahatsızlığından sonra, Dr. Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanemizde yapılan bütün müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. Televizyon olan her evde aileden biriydi. Başımız sağ olsun.

  • Mezarlıkta çiçek satarak kızını Oxford Üniversitesi’nde okutuyor

    Mezarlıkta çiçek satarak kızını Oxford Üniversitesi’nde okutuyor

    Hatay’da 15 yıldır mezarlıkta çiçek satarak, evinin geçimini sağlayan iki çocuk annesi Gülseren Bozkurt (57), kazandığı parayla evini geçindirip kızı Merve Bozkurt ise İngiltere’nin Oxford Üniversitesi’nde okutuyor.

     
    Gülseren Bozkurt,Antakya ilçesinde bulunan Asri Mezarlığı’nın en eski çiçekçilerinden. Çiçek satarak geçimini sağlayan Bozkurt, oğlunu buradan kazandığı parayla okuttuğunu, kızının ise halen İngiltere’de bulunan Oxford Üniversitesi’nde eğitim gördüğünü anlattı.

    “ÇALIŞMAK AYIP DEĞİL, MUHTAÇ OLMAK AYIPTIR”
    15 yıldır mezarlık girişinde çiçek sattığını anlatan Bozkurt, “Eşim gündelik işlerde çalışıyor her zaman da iş bulamıyor. Bazen de bana yardım ediyor. Ben buradan kazandığım parayla çocuklarımı okutuyorum, evime katkı sunuyorum. Çalışmayı seviyorum. Çocuklarıma, liseye başladıkları günden bu yana çalışıyorum. Onların okuması için çaba harcıyorum. Buradan kazandığım parayla bir çocuğumu okuttum, üniversiteyi bitirdi, kızım da halen yurt dışında Oxford Üniversitesi’nde okuyor. Sağlıklı sıhhatli olduktan sonra, çalışmak en güzel şeydir. Kazandığım parayı çocuklarıma harcamak güzel, gücü yeten her kadın isterim ki çalışsın, kendi ayakları üzerinde durabilsin. Kadının her zaman en güzel yerde olması lazım. Çalışmak ayıp değil, muhtaç olmak ayıptır. Dünya Kadınlar Günü bir gün değil her gün olmalıdır, onlara karşı olan sevgi, saygı her gün olmalı. Tüm kadınların Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun” dedi.

    “ANNEM, BİZİM İÇİN ZORLUKLARLA MÜCADELE ETTİ”
    Annesinin hem ağabeyini hem de kendisini okutmak için bin bir türlü zorluklarla mücadele ettiğine şahit olduklarını söyleyen Oxford Üniversitesi 5’inci sınıf öğrencisi Merve Bozkurt (25), ”Annem zorluklarla mücadele ederek, bizi bu günlere kadar getirdi. Annem kendi emekleriyle çiçek ekiyor, topluyor ve gelip burada satıyor, bazen de çiçek toplamak için dağa gider. Ağabeyim de üniversite mezunu. Şu an astsubay, Hakkari’de görev yapıyor. Annem iki çocuğuna da fazla düşkündür, onun için her şey biziz, ailesine çok düşkündür. Beraber bizim için mücadele ediyorlar” dedi.

  • Prens Harry, annesi Prenses Diana hakkında konuştu: Tek başına neler yaşadığını hayal bile edemiyorum, Eşimin kaderi anneme benzeyecek diye korkuyorum

    Prens Harry, annesi Prenses Diana hakkında konuştu: Tek başına neler yaşadığını hayal bile edemiyorum, Eşimin kaderi anneme benzeyecek diye korkuyorum

    İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in torunu Prens Harry, kraliyet ailesindeki görevlerinden ayrılmadan önce tarihin tekerrür etmesi endişesini yaşadığını söyledi.

    Eşi Meghan Markle birlikte Amerikan CBS Televizyonu’nda Oprah Winfrey’in programına katılan Prens Harry, 1997’de hayatını kaybeden annesi Prenses Diana’nın ölmeden önce Kraliyet Ailesi’yle bağlarını koparmasına atıfta bulunarak “Annemin o dönem tek başına neler yaşadığını hayal bile edemiyorum” dedi.

    Prens Harry, 7 Mart’ta yayımlanacak röportajda küçükken annesiyle çekilmiş bir fotoğrafın gösterilmesinden sonra “Ben burada eşimle yan yana oturup sizinle konuştuğum için mutluyum. En azından biz birlikteyiz” diye konuştu.

    Prenses Diana, 1996’da tahtın bir numaralı varisi Prens Charles’tan boşanma sürecinde kraliyet unvanlarından feragat etmiş ve ertesi yıl Paris’te bir trafik kazasında yaşamını yitirmişti.

    ‘Sustunuz mu, susturuldunuz mu?’
    CBS’in aktardığına göre çift, röportajda geçen yıl ABD’ye taşınma hikayeleri ve gelecek planları hakkında konuşuyor.

    Kanala göre röportajda Meghan, Kraliyet Ailesi’ne, evliliğe ve anneliğe adım atmasından bahsediyor ve yoğun kamuoyu baskısı altında hayatını nasıl idame ettirdiğini anlatıyor.

    Röportajın yayımlanan klibinde Winfrey, Sussex Düşesi Meghan’a bir “Kırılma noktası var mıydı? Sustunuz mu, yoksa susturuldunuz mu?” diye soruyor. Ancak klipte Düşes’in cevaplarına yer verilmiyor.

    ‘Zehirli ortamdan kurtulmak için…’
    Prens Harry daha önce Birleşik Krallık’ta kendisini ve ailesini basın tarafından yaratılan “zehirli” ortamdan korumak için kraliyet görevlerinden vazgeçtiğini duyurmuştu.

    Prens Harry, geçen hafta katıldığı bir programda “Kraliyet ailesinden ayrılmadıklarını, sadece geri çekildiklerini” söylemiş ve “Ailemi oradan çıkarmalıydım. Her kocanın ve her babanın yapması gerekeni yaptım” demişti.

    Geçen ay, Buckingham Sarayı’ndan yapılan açıklamada Prens Harry ve Meghan Markle’ın kraliyet ailesindeki kamusal görevlerine dönmeyecekleri, onursal askeri unvanlarını iade edecekleri ve Kraliyet Ailesi’nin ayrıcalıklarından faydalanamayacakları belirtilmişti.

    Bununla birlikte çiftin Kraliyet Ailesi’nin mensubu olmaya devam edecekleri vurgulanmıştı.

  • SİNİRLENMEK VEYA MÜTEŞEKKİR OLMAK! SEÇİMİM HANGİSİ OLACAK?

    SİNİRLENMEK VEYA MÜTEŞEKKİR OLMAK! SEÇİMİM HANGİSİ OLACAK?

    Şimdi kaldığım yerde tek başımayım, kahvaltımı hazırlamak için sabah saatlerinde mutfakta çalışıyorum; iki elim ıslak. Gözüm kaşınmaya başladı. Aldırış etmeyeyim, elimdeki işimi bitireyim istedim ve işime devam ettim. Kaşınma arttı, dayanılmaz hale geldi.

    Sinirlendim, içimden geçen şuydu; “Şimdi sırası mı, ellerim ıslak, gözümde gözlük, var. Önce ellerimi kurulayacağım, sonra gözlüğümü çıkaracağım, sonra da gözlerimi ovuşturacağım. Bir sürü iş. Ve o sırada tavada pişmekte olan yumurtanın muhtemelen altı yanacak.”

    Ve itiraf edeyim, hem bunlar aklımdan geçti, hem de, “Aksilikler zaten beni bulur!” duygusunu yaşadım.

    Bir hışımla ellerimdekileri bıraktım, ellerimi kuruladım, gözlüğümü çıkardım ve gözlerimi ovuşturmaya başladım.

    Off, ne tatlı kaşınıyordu. Ovuşturdum, ovuşturdukça tadına vardım, tadına vardıkça ovuşturdum! Yavaş yavaş tadını çıkara çıkara ovuşturmaya devam ettim. Bitti! Artık kaşınmıyordu.

    Gözlüğümü takarken bir uyanış yaşadım. Olduğum yerde durakaldım. Yumurtanın altını kapattım ve hemen bir köşeye çöktüm.

    Öfke gitmiş onun yerine içimi derin bir şükür duygusu kaplamıştı. Gözlerimi kapadım. Bütün kalbimle kaşınan gözlerim olduğu için şükrettim. Kaşınan gözlerimi ovuşturacak ellerim olduğu için hamt ettim.

    Gözlerim ve ellerim sağlam ve çalışır durumdayken ne için gerginleşip hırçınlaştığımı düşününce utandım, içten içe derinden mahcup oldum! Sessizce tekrar tekrar özür diledim.

    Bütün bunların hemen farkına varabilmem ise beni mutlu etti; kendimi sessizce kutladım. Gözlerimi kapatarak, şükran duygusu içinde iç dünyamda bir süre yolculuk yaptım.

    Altı tutmuş yumurtamı yerken huzurlu, sakin ve mutluydum.

    ***
    Düşündüm; anne – babalar bir işin tam ortasındayken çocuklarının birinin davranışı nedeniyle ortaya çıkan acil durumla uğraşırken neler hissediyorlar? Stresli, sinirli ve gerginler mi, yoksa o anda şükür duygusu yaşayabiliyorlar mı?

    Evlatlarımız hiç umulmadık zamanlarda bize zahmet yaşatacaklar; bundan hiç ama hiç kuşkumuz olmasın! İşte böyle zamanlarda, “İyi ki varlar, onlar için yapılan zahmetler hayatıma anlam katıyor!” mu, diyeceğiz? Yoksa, bütün günü söylenerek şikayet ederek mi geçireceğiz?

    ***

    Sinirlenip şikayet etmek veya müteşekkir olmak. Seçim bizim.

    Şükredenlere selam olsun!

    Doğan Cüceloğlu (14.08.2015)

  • Deli doktor

    Deli doktor

    (Anlatılanlar gerçek yaşanmışlıklardır)

    Dünyaya geleli henüz 7 yıl filan olmuştu o günlerde. Boynumun sağ yanı kulak, boğaz ne varsa şişmiş davul gibi olmuş, ateşler içinde yatıyorum. İki katlı sundurmalı toprak evin cam kenarındayım, tavanda yan yana dizilmiş ağaçlara bakıp duruyorum. Hava sıcak, klimayı bırak evde elektrik yok henüz. Köyde sadece sokak aydınlatmasında ve sadece akşamları elektrik kullanılıyor.

    Evdeki büyüklerin “doktoru getirelim” sözlerini duyduğumdan bir saat sonra geldi doktor. Evimizde elektriğimiz yok ama çok şükür anında yatağımızın başucunda olabilen doktorumuz var…

    Doktorumuz İstanbullu, o yüzden bizler gibi yer minderine oturmak istemedi, sandalye istedi. Evde masamız yoktu ama ayaklı Singer makinesinin sandalyesi vardı onu getirdik, oturdu.

     

    Gelen doktor, bizim köyde yaşayan komşumuzdu, doktorluğu da çok çok sağlamdı. Karşıma oturdu. Sert çehre çizgili yüzünde, kemerli bir burun, burnun iki yanında derin göz çukurlarında iki siyah küçük göz ve hiç aklımdan gitmeyen soğuk, donuk bakışlar. Saçları siyah, omuzlarına değecek kadar uzun, başının üstünde tel maşayla toplanmış durumda.

    Temiz İstanbul Türkçesiyle, tane tane “bu… çocuk… ne… zaman… hastalandı… “ gibi yavaş yavaş konuşarak hastalık verilerini toplamaya başladı. Başımı okşadı, eliyle ateşimi ölçtü. Konuşmaları da davranışları da soğuk ve mesafeli, sanırsınız dünya dışından gelmiş robottur kendisi.

    Hastalık verilerini topladıktan sonra babamdan gazocağı istedi, evde olmadığı için komşudan bulunup getirildi. Doktor yanında getirdiği çantayı açtı, içinde onlarca değişik ilaçları vardı. Eczane ilaçları olduğu gibi kendi yaptığı ilaçları da taşırdı çantasında. Köyde Eczane olmadığı için zaman zaman Akşehir’e gidip eczanelerden ilaç alır çantasında bulundururdu hep. Sık sık kırlarda dolaşır değişik otlar toplar, onlardan ilaçlar yapardı. Gazocağı üzerine koyduğu küçük su kutusunda şırınga iğnelerini kaynattı, ateşte ısıttı, değişik ilaçlardan karma iğne hazırladı, iğnesini yaptı bana.

     

    Birkaç cümleden oluşan tavsiye konuşması bittikten sonra “ben akşam yeniden geleceğim” dedi izin alıp gitti.

    Dediği gibi akşam geldi, ertesi günün tekrar geldi, bir sonraki gün tekrar geldi… Beni ayağa kaldırdı, oyun oynayan çocukların arasına kattı çok şükür.

    Onlarca çocukla sokaklarda oynarken “Deli Doktor” diye kendisine laf attığımız doktordu bu insan. Halktan farklıydı yani deli olmayı hak etmişti.

    Sanıyorum köye 1950 li yılların başlarında gelmiş, 1970 yılında ölene kadar bizimle yaşamıştı. Yaşamıştı derken öyle dört başı mamur bir yaşama filan değil. Bildiğimiz bir harabede yani çöp evde yaşamıştı. İnsanlardan kendini yalıtmış, hep mesafeli davranmıştı. Ne bizim köyde ne çevre köylerde hiçbir hastasını geri çevirmemiş, tüm hastalarına evlerine giderek hizmet vermiştir. Ben biliyorum ki 10-15 km mesafelere kendisini almaya gelen at arabasıyla hasta bakmaya giderdi. Yani öyle “Hipokrat yemini etmiş doktor” filan değil adam bizzat kendisi Hipokrat’tı sanki. Ancak Tanrı’nın gönderdiği bir melek böyle davranabilirdi.

     

    Köyde, komşu köylerle yapılan futbol maçında bayılan bir futbolcuyu getirdiler bir keresinde. Futbolcuyu at arabasıyla bir km lik mesafeden onun evinin önüne getirdiklerinde hala baygın ölü durumdaydı. Sokak ortasında toprağa uzatıp yatırdılar doktorumuz yine sakin sakin gelip hastanın başında yaptığı uzun uğraşlar sonunda genci ayağa kaldırdığına şahit olmuştum. Sanki ölüyü diriltmiş gibi sevindi herkes.

    İhtiyaçlarını aldığı çarşı ile evi arasında geçen hayatında sadece insanlar değil köpeklerde onun iyiliklerinden payını alırdı. Eğecenli Emmi’nin uzun tüylü sarı küçük köpeği onu gördüğünde anında kuyruk sallamaya başlar, bilirdi ki o yanına geldiğinde çarşıdan aldığı yiyecekleri kendisiyle paylaşacak. Mutlaka o köpeğin yanında durur, alışveriş filesindeki yiyeceklerden onun payını yol kenarında ona özenle verir, yiyene kadar onunla oyalanır, sonra evine giderdi.

    Bu güzel insanın köye gelmesinden sonra köyde Nihat isimlerinde artış oldu. Onun tedavisi sayesinde iyileşen insanların bazıları doğan çocuklarına veya torunlarına onun adını verir olmuşlardı.

     

    Bir gece evinin 30 metre aşağısındaki çeşme başında onun bağırışıyla sokaklara fırladık, evi yanıyordu, tüm komşuların çabalarıyla çok şükür söndürdüler yangını. Yangından sonra da o yarı yanmış evinde oturmaya devam etti “İstanbullu Deli Doktor”umuz.

    O yaşlarda “Neydi İstanbullardan Orta Anadolu’nun bir kasabasına bu insanı fırlatan güç” diye düşünemedik tabii. Köydeki insanların ufuklarıyla sınırlıydı tüm bildiklerimiz. Herkes hakkında efsane uyduruyor, kimi “miras yüzünden ailesine küsmüş” diyordu, kimi “sevgilisi aldatmış”, kimi “eşi aldatmış”. Gerçek olan ise her şey sırdı.

    Daha yazamadığım onlarca anı, onlarca macerasıyla tam bir efsaneydi doktorumuz.

    Ve bir gün öldüğü haberi yayıldı mahalleye.

    Yunus şiirindeki gibi

    “Bir garip ölmüş diyeler

    Üç günden sonra duyalar

    Soğuk su ile yuyalar

    Şöyle garip bencileyin”

    Tablosuyla karşılaştı insanlar. Ölümünü de ancak bir iki gün sonra fark etmiştik.

    Kimdi bu melek kadar temiz, herkese sınırsız yardım elini uzatan, kimseye zarar vermeden kendini harabeye mahkûm eden kişilik…

     

    Aslında, karşımızdaki “Harabat ehli”ydi galiba. Biz o yaşlarda anlamasak da durum tam olarak,

    “Harabat ehlini hor görme Şakir,

    Defineye nazır viraneler var.”

    Mısralarının tanımladığı durumdu.

    ………………………………..

    Bizim Deli Doktorun ölümünden onlarca yıl geçtikten sonra 4 yıl kadar önce, birkaç arkadaş, internet imkanlarını da kullanarak hakkında bilgi toplamaya karar verdik. Telefonlar açtık, anıları taradık derken karşımıza çıkan tablo şuydu:

    Doktorumuz, Osmanlı’da Trabzon Askerlik Şubesi görevi yapan bir bürokratın oğluydu

    Babası, İngilizler tarafından İstanbul’da idam edilmiş, böylece “Şehit Çocuğu” ünvanı kazanmıştı.

    Çevresinin yardımlarıyla Tıp Fakültesinde okumuş, 1925 yılında Tıp Fakültesini bitirerek doktor olmuştu. Dönemin okul anılarından anlıyoruz bunu.

    Doktorumuz, doktorluğunu 1930 lu yıllarda da adeta hayır için yapmaktadır. Cağaloğlu’nda açtığı muayenehanesinde “Salı günleri öğleden sonra fakirlere ücretsiz muayene, Perşembe günleri geliri THK na bağışlanacak şekilde anlaşmalı muayeneler yapar. O günlerdeki gazete ilan ve haberlerinden anlıyoruz bunu da.

     

    Sonrasında anlıyoruz ki bizim Deli Doktor, 1940 ların ikinci yarısında Hikmet Kıvılcımlı’larla solculuktan yargılanmış, ceza almış, Macaristan’a kaçmış, Fransa’ya gitmiş, oralarda iz bırakmış derken, 1950 lerin ilk yarısında bizim köye dönmüş

    Kaçak mı yaşadı, sürgün mü onu bilemedik.

    Bildiğimiz; Bu toprakların berbat kaderiydi galiba bu.

    Hani Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” da anlattığı kendi hikayesi gibi. Herkes suyu aramış sanki, Mehmet Akif, Mısır’da aramış, Nazım Hikmet Sovyetlerde, Cemil Meriç kitaplarda. Arayan insanlarımız maalesef hep acı su bulmuşlar.

     

    Kendini hala sıkı ülkücü olarak tanımlayan ben diyorum ki, bizim Deli Doktor bu ülkede el üstünde tutulması gerekirken onun ruhunu kemirmişiz sanki.

    Saygı ve minnetle anıyorum kendisini…

    OKUDUYSAN BEĞEN BAŞKALARI DA OKUSUN DİYE PAYLAŞ !